İçerikler:
- Önzöz & Yayımlanma Sebebi
- Fitneler Karşısındaki Yaklaşımı
- Bu Açıklamanın Gerekliliği
- İddia 1: Fitne durumlarında başvurulacak âlimlerin sınırlı bir sayıyla kısıtlanması ve diğer büyük âlimlerin bilinçli olarak dışlanması.
- İddia 2: Şeyh el-Fevzân'ın el-İhvânu'l-Müslimîn'i övdüğü iddiası
- İddia 3: Şeyh 'Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh'in Seyyid Kutub'u övdüğü iddiası
- İddia 4: Şeyh Sâlih el-Fevzân ve Şeyh Sâlih el-Luhaydân'ın, el-Cerh ve't-Ta'dîl'in günümüzde artık mevcut olmadığı görüşünde oldukları iddiası.
- İddia 5: İmam İbn Bâz'ın Cemâatu't-Teblîğ'i övdüğü iddiası
- İddia 6: Âlimlerin, mahkemeye verilebilecekleri gerekçesiyle kişiler ve meseleler hakkında açıkça konuşmadıkları iddiası.
- Basîret eksikliği ve Tahâkum çağrısıyla işin içinden sıyrılma girişimi
- Son Söz: Endişe verici ve tehlikeli bir düzen ve çağrımız
Önsöz & Yayımlanmanın Arka Planı
Geçen yılın (2025) ilkbahar başlarında, "Tasisalilm[1]" platformunun bir üyesi ve hocası olan Halit Can Peker, YouTube'da Almanca bir ses kaydı yayımladı. Bu kayıt diğer platformlarda da paylaşıldı ve şu başlığı taşıyordu: „Ses Kaydı: ALMANCA! İngiltere'deki hadiselerle ilgili önemli bir Nasîhat"[2]. Bu kayıtta ağır ve yanıltıcı hatalar yapıldı.
Kendisine, ismini zikretmeden açıkça uyarıda bulunduktan ve ardından üçüncü bir kişi aracılığıyla özel olarak nasihat ettikten sonra (her ne kadar bizim açımızdan bu zorunlu olmasa da), meselesini düzeltmesi için yeterli süre tanıdık. Ancak o, hatalarında ısrar etti ve inatçı bir tutum sergiledi. Ne pişmanlık gösterdi ne de bir açıklama ihtiyacı duydu. Aksine, daha da garip davranış ve ilkelerle karşılaştık; bunlara inşâallah ileride değineceğiz.
_______________________
[1] Suudi Arabistan'da ücretsiz burs alan (yani eğitim masrafları Suudi Arabistan tarafından karşılanan), bunun ötesinde en az altı yıl boyunca aylık burs, indirimli yemek, her yıl ülkelerine ücretsiz gidiş-dönüş uçak bileti ve hatta ücretsiz barınma imkânı sağlanan bir grup genç ve tecrübesiz mezunla muhatap olmamız gerçekten üzücüdür. Bunlar, ardından ülkelerine dönerek asıl Davet faaliyetlerini ticarileştirmektedirler.
Bu, söz konusu ücretli faaliyetlerin yapılmasının câiz olmadığı anlamına gelmez. Ancak bunu Davet'in temel unsuru hâline getirmek son derece uygunsuz bir tutumdur ve âlimlerden bize aktarılan bir yol da değildir. Batı'da bu tür Davet ticarileştirmesini ilk olarak Sünnet'in muhaliflerinde gördük; el-Mağrib Enstitüsü gibi kuruluşlarda olduğu gibi.
Büyük âlimlerimizin, mezunlara ülkelerine döndüklerinde verdikleri tavsiye her zaman şu olmuştur: Müslümanlara faydalı olun, engeller çıkarmayın. Aynı şekilde rızkınızı başka helâl yollarla arayın ve Davet'i temel geçim kaynağınız yapmayın.
Bunun yanı sıra, insanların (özellikle Selefîlerin) önüne ders vermek üzere çıkarılan kişilerin, yakın zamanda Selefî Davet'i keşfetmiş, geçmişte Tekfîrci Davet'e (BAĞLANTI) derinden dalmış ve Selefîlik'te ne sağlam bir geçmişe ne de köklü bir temele sahip olmayan kimseler oldukları görülmektedir; dolayısıyla insanları eğitmek için gereken yetkinliğe sahip değillerdir.
[2] Bkz.: Tam Ses Kaydı
Fitneler Karşısındaki Yaklaşımı
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, bu kardeş Türk asıllı olup Türkiye'de yaşamaktadır. Şiddetle Tevhîd'e ve Sünnet'e muhtaç olan kendi toplumuna hizmet etmesi gerekirken, yalnızca kendisine ve ülkesine yabancı olan değil, aynı zamanda gerekli bilgiye, ayrıntılara ve koşulların bilgisine de sahip olmadığı bu tür meselelerle meşgul olmamalıydı. Gerçekte Almanca Davet sahnesinde neredeyse hiç aktif değildir ve İngilizce Davet sahasında herhangi bir varlığı veya faaliyeti yoktur. Bu nedenle, onun gibi kişilerin her ortaya çıkan meseleye katkı sunmaları gerektiğine ve bu katkının herhangi bir ağırlığı olduğuna inandıklarını görmek son derece şaşırtıcıdır.
Peygamber (H) şöyle buyurmuştur:
{ مِنْ حُسْنِ إِسْلَامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَا لَا يَعْنِيهِ }
„Kişinin İslâm'ının güzelliğinden biri, kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesidir."[3]
Bu nedenle daha da şaşırtıcı olan şudur ki, onun Almanca dilindeki ilk kamuya açık çevrimiçi görünümlerinden biri, sosyal medya hesaplarında bir ses kaydı şeklinde, bu tür meselelere müdahale etmesiydi; özellikle de başka Selefileri ilgilendiren meseleler söz konusu olduğunda. Bu, onda ve platform arkadaşlarında zaten gördüğümüz bir düzendir. Gerçekte, fitneleri aceleyle ithal edenler onlardır ve aslında basîret, feraset ve ileri görüşlülükten yoksun olan da kendileridir; oysa ironik bir şekilde ses kaydında büyük âlimlerden bazılarını tam da bu eksiklikle suçlayan kendisidir.
Bunun ötesinde, bize ulaşan bilgilere göre bu tür meseleleri Türkçe olarak da yaymaktadır; üstelik Türkiye'deki Müslümanların büyük çoğunluğunun ne İngilizce konuştuğunu ne de tarafları tanıdığını ve dolayısıyla herhangi bir açıklama veya nasihate ihtiyaçlarının olmadığını çok iyi bilmesine rağmen. Bu insanların faydalı ilme ihtiyacı vardır; iddia ettiğinin aksine, zaten var olan yangına körükle gitmesine değil.
Onu ve benzerlerini 'Alî (I)'nin şu sözüyle hatırlatırız:
{ حَدِّثُوا النَّاسَ بما يَعْرِفُونَ أتُحِبُّونَ أنْ يُكَذَّبَ اللَّهُ ورَسولُهُ }
„İnsanlara anlayacakları şeyleri söyleyin. Allâh'ın ve Rasûlü'nün yalanlanmasını ister misiniz?"[4]
Âlimlerimiz de devamlı şunu vurgularlar:
ليس كل ما يعلم يقال، ولكل مقام مقال
„Bilinen her şey söylenmemeli. Her durumun kendine uygun sözü vardır."[5]
İkinci olarak, sözde „netlik" sağlamak adına aceleyle bir şey yayımlamak, arkadaşlarına kendisiyle aynı çizgide olduğunu göstermek ve adeta takdir edici bir sırt sıvazlaması almak istemiştir. Böylece bu tam bir felâket niteliğindeki kaydı Almanca olarak yayımladı. Ancak acelecilik ile bilgi ve hikmet eksikliğiyle yol açtığı şey, daha fazla kafa karışıklığından başka bir şey değildi. Bu yüzden ona şu isabetli ismi verdik: 'Acûl Müşevviş, sürekli acele eden ve kafası karışık olan, başkalarının kafasını da karıştıran biri. Ne kadar çok konuşursa, o kadar çok acelecilik ve kafa karışıklığı ondan sadır olur.
Ömer ibnu'l-Hattâb (I)'den şöyle rivayet edilmiştir:
مَن كثُر كلامُه كثُر سَقَطُه ومَن كثُر سَقَطُه قلَّ حياؤه ومَن قلَّ حياؤه قلَّ ورعُه ومَن قلَّ ورعُه مات قلبُه
„Kim çok konuşursa hataları çoğalır.
Kimin hataları çoğalırsa hayâsı azalır.
Kimin hayâsı azalırsa takvâsı azalır.
Kimin takvâsı azalırsa kalbi ölür."[6]
Ardından, YouTube'daki kaydın zaten hatırı sayılır bir izlenme sayısına ulaşmasının ardından, görünüşe göre kimsenin fark etmediğini varsayarak kaydı YouTube'dan sildi. Bunun üzerine Almanya'daki bazı genç kardeşler bize başvurarak açıklama istediler; zira ses kaydında büyük âlimlerimize karşı ağır yalanlardan başka bir şey olmayan çok sayıda ifade kullanılmıştı. Almanca konuşulan bölgedeki bilgisiz gençleri, Menhec'in önemli meseleleri konusunda kafa karışıklığına uğrattı. Bu yalanların ifşa edilip açıklığa kavuşturulması gerekiyordu. Bu nedenle biz, bu yalanların bir kısmını ifşa etme ve âlimlerimizin şerefini koruma görevini, yani Farz-ı Kifâye'yi üstlendik.
_______________________
[3] Tirmizî ve İbn Mâce tarafından rivayet edilmiş olup Şeyh el-Elbânî (V) sahîh olarak değerlendirmiştir.
[5] Ayrıca bkz.: Bildiğin her şeyi yaymak zorunda değilsin! | Şeyh Rabî' ibn Hâdî el-Medhalî
Bu Açıklamanın Gerekliliği
O zamana kadar, tevbe etmesi ve ifadelerini geri alması için kendisine fırsat tanımak amacıyla ismini açıklamamıştık. Ancak o ne birini ne diğerini yaptı; aksine, özel olarak mesajlar iletildikten ve ondan gelen mesajlar aldıktan sonra bile ısrar etti. Bu mesajlardan, söylediklerinde herhangi bir sorun görmediği açıkça anlaşılıyordu. Bunun yerine, meseleden sıyrılmaya ve bir şeyhin arkasına sığınmaya çalıştı. Aniden, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, münhasıran kendisini ve kendi hatalarını ilgilendiren bir meselede, aramızda Tahâkum için bir şeyhe başvurmayı önerdi. Buna inşâallah ileride değineceğiz.
Aklı başında her insan şunu sormalıdır: Eğer söylediklerinde yanlış bir şey yoksa, o hâlde kaydı neden silip meseleyi halının altına süpürmeye çalıştı?
Allâhu Teâlâ'nın zikrettiği açıklama nerede:
﴿إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا فَأُولَٰئِكَ أَتُوبُ عَلَيْهِمْ وَأَنَا التَّوَّابُ الرَّحِيمُ﴾
„Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler ve açıkça beyân edenler müstesnâ. İşte onların tevbesini kabul ederim. Ben tevbeleri çokça kabul eden ve çok merhamet edenim."[7]
Şimdi bu açıklamayı yayımlamak zorunda kaldık ki, Almanca konuşulan bölgede Selefîler, bu kafası karışık kişi tarafından öne sürülen noktaların yalnızca geçersiz değil, aynı zamanda köklü âlimlerimize karşı yalanlar olduğunu anlasınlar. Bu yazı aynı zamanda onun için bir rahmet olsun ki, hataları açıklığa kavuşsun ve Kıyamet gününde üzerine ek günahlar yüklenmesin.
Halit Can Peker أصلحه الله tam bir felâket olduğu ortaya çıkan ses kaydına şu sözlerle başlamaktadır:
„Bu, sevgili kardeşler, olayları alevlendirmek için bir açıklama veya bir bildiri değildir."
Eğer bir açıklama, bir bildiri veya ilme dayalı bir reddiye değilse, o zaman boş laf ve kendisini ilgilendirmeyen ve içinde yaşadığı veya davet ettiği topluluğu ilgilendirmeyen bir fitnenin parçası olma arzusundan başka ne olabilir?
Onu ve benzerlerini Rasûlullâh (H)'ın şu sözüyle hatırlatırız:
{ مَن كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُت }
„Allâh'a ve Âhiret Günü'ne îmân eden, ya hayır söylesin ya da sussun."[8]
Bu giriş cümlesini duyduktan sonra bile, dinleyicinin cihazını kapatması, kaydın geri kalanını dinlememesi ve zamanını bununla boşa harcamaması yeterli olurdu; çünkü konuşması için herhangi bir amaç ortaya koymamıştır.
Şimdi, meşhur ve artık silinmiş ses kaydındaki çok sayıda asılsız iddialarının reddiyesi gelecektir:
İddia 1: Fitne durumlarında başvurulacak âlimlerin sınırlı bir sayıyla kısıtlanması ve diğer büyük âlimlerin bilinçli olarak dışlanması
Halit Can Peker şöyle diyor:
„İşte bu yüzden Şeyh Rabî' ve Şeyh 'Ubeyd el-Câbirî, bu tür Fitne durumlarında örneğin Şeyh 'Abdullah el-Buhârî'ye ve Şeyh 'Arafât'a gidilmesini söylemişlerdir. Bu âlimler neden Şeyh 'Abdullah el-Buhârî'yi ve Şeyh 'Arafât'ı tavsiye ettiler de, örneğin Şeyh Sâlih el-Fevzân'ı veya Şeyh 'Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh'i tavsiye etmediler?"
Bu Müşevviş'e, Şeyh Rabî' (V) veya Şeyh 'Ubeyd (V)'den, el-Cerh ve't-Ta'dîl meselelerini yalnızca bir veya iki kişiyle sınırladıkları ve belirli kişileri tek mercî yaptıkları tek bir ifade göstermesini talep ediyoruz. Aksine, onların yazılarından ve sözlerinden, aslında bu yönteme kesinlikle karşı oldukları açıkça görülmektedir. Bu, 'Alî el-Halebî ve el-Ma'ribî tarafından ortaya atılan kötü niyetli ve çarpıtılmış bir menhec olup, insanları tüm meselelerinde yalnızca sınırlı sayıda âlime başvurmaya mecbur kılan bir yöntemdir. Aynı şekilde, Şeyh Rabî' veya Şeyh 'Ubeyd'den, el-Cerh ve't-Ta'dîl meselelerinin Şeyh Sâlih el-Fevzân'a veya eski Müftü 'Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh (V)'e götürülmemesi gerektiğini söyledikleri tek bir ifade göstermesini de kendisinden talep ediyoruz; ki bunu kendi sözleriyle doğrudan ima etmektedir.
Bu noktayı daha da netleştirmek için: Allâh'ın bizlere Şeyh Rabî' (V)'i Medîne'deki evinde ziyaret etmeyi nasip ettiği birçok vesîlede, ben (Hıdır), 2018 yılındaki belirli bir ziyareti hatırlıyorum. Şeyh, ilim talebelere sevgiden başka bir şey göstermeden benim ve Riyad'dan gelen başka bir kardeşin hâlini sordu. Şeyh'e, Riyad'da hangi âlimlere başvurmamız gerektiğini sorduğumda, derhâl cevap verdi: Şeyh el-Fevzân ve Müftü ('Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh). Bir başka kardeş ekledi ve sordu: „Peki Şeyh Sâlih el-Luhaydân?" Şeyh cevap verdi: „O, aralarındaki en hayırlılarıdır." Ardından bize bu Meşâyih'e Selâm'ını iletmemizi rica etti; biz de Riyad'a döndükten sonra bunu yerine getirdik.
İronik olan şu ki, Şeyh Rabî'nin bize zikrettiği Meşâyih'in bizzat kendileri, bu kardeş Halit'in -Allâh onu hidâyete erdirsin- bütünlüğüne saldırmaya karar verdiği kişilerdir.
Bu şüpheye cevap olarak şu makaleyi[9] yayımladık:
Şeyh Rabî' (V) soruldu:
„Merkezimizdeki Menhec meselelerindeki ihtilafları çözmek için, özellikle sorulan sorularda aldatma olmaması şartıyla, sorunlarımızı bilen belirli bir Selefî âlimi referans kişisi olarak belirlememiz câiz midir?"
Cevap:
„Bu bölünmedir ve bunda Tahazzub vardır. Şam ehli için Tahazzub gösterenler, Hicaz ve Riyad ehli için Tahazzub gösterenler ve Yemen ehli için Tahazzub gösterenler vardır – bu bölünmedir. Bugün şuna buna Tahazzub gösteriliyor – bu bölünme ve Tahazzub'dur.
Aksine, tüm âlimleri birlikte göz önünde bulundurun – Hicaz'da, Necd'de, Şam'da, Yemen'de ve başka yerlerde – hepsi kardeşleriniz, babalarınız, dostlarınız ve sizi sevenlerdir.
Bu ayırım ve bölünme (yalnızca belirli âlimleri referans noktası olarak almak) – biz bunu eskiden bilmezdik. Son zamanlarda, sorunları çözmek için yalnızca belirli âlimleri belirleme girişimleri ortaya çıkmıştır ve bu reddedilmelidir – Allâh sizi mübârek kılsın.
Bu tür eğilimler aslında Amerika'dan kaynaklanmaktadır: Her grup kendine belirli bir şeyh edinmek istiyor – bu Tahazzub'dur.
Dünya genelinde kendinizi tek bir ümmet olarak görün ve dünyadaki tüm âlimleri kardeş olarak görün. Bu eğilimleri ve bölücü temayülleri bırakın, Allâh sizi mübârek kılsın. Âlimler arasında yumuşak olanlar, sert olanlar ve mutedil tutum sahibi olanlar vardır. Eğer yalnızca sert birine tutunur ve münhasıran ona uyarsan, seni yoldan çıkarır. Eğer yalnızca yumuşak birine tutunur ve münhasıran ona uyarsan, seni de yoldan çıkarır.
Bu yüzden kardeşim: Birden fazla kaynaktan al – hepsi aynı Menhec üzeredir. Hem bundan hem de şundan (yani farklı âlimlerden) istifade et. Allâh sizi mübârek kılsın.
Size nasihat ediyorum: Allâh'a karşı takvâ sahibi olun. Bu sorulardan beni endişelendiren şeyler hissediyorum. Allâh'tan korkun, ey kardeşler. Bu nasihati vurguluyorum: Allâh'a karşı ihlâslı olun!
Siz Gurbet diyarında yaşıyorsunuz (Müslümanların azınlıkta olduğu yerde) – aranızda kavga ve Fitne çıkarmayın! Yoksa İslâm'ı en kötü şekilde temsil eder ve insanları İslâm'dan uzaklaştırırsınız. Allâh'ın sizin vesilesiyle hidâyete erdirebileceği, doğru yoldan sapmış grupları mı ürkütmek istiyorsunuz? Aslen gayrimüslim olanları – maalesef – bu çekişme ve anlaşmazlıklarla mı uzaklaştırmak istiyorsunuz?
Öyleyse aranızda birlik olun, Allâh için birbirinizi sevin, şuna buna taassub göstermeyi bırakın ve anlayışları ve Menhec'teki sebatlarıyla tanınan Selefî âlimleri göz önünde bulundurun – hepsini âlimleriniz ve kardeşleriniz olarak görün. Hepsini referans kişileriniz olarak kabul edin.
Allâh sizi mübârek kılsın, Allâh adımlarınızı sâbit kılsın ve bizi de sizi de Fitneler'den korusun – açık olanlarından da gizli olanlarından da. Şüphesiz Rabbimiz duaları hakkıyla işitendir."[10]
Bu aynı zamanda Şeyh 'Ubeyd el-Câbirî (V)'nin de görüşüydü. İngiltere'deki Selefî Davet tarihini bilenler bilir ki, Selefîleri İngiltere'de iki şeyhe bağlamaya ve tüm ihtilaf meselelerini yalnızca onlara havâle etmeye çalışan başka kimse değil, bizzat Ebu'l-Hasen el-Ma'ribî'ydi. Hem Şeyh Rabî' hem de Şeyh 'Ubeyd bu Hizbîlik sözleşmesini kesin bir şekilde reddetmiştir.
Allâh bize, anlaşmazlığa düştüğümüzde Kitâb'a ve Sünnet'e dönmemizi emrediyor; şu veya bu şeyhe bağlanmamızı değil:
﴿فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِن كُنتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَٰلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا﴾
„Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allâh'a ve âhiret gününe gerçekten inanıyorsanız onu Allâh'a ve Rasûl'e götürün. Bu, daha hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir."[11]
Daha da şaşırtıcı ve aynı zamanda sinsi olan ise, bazılarının Şeyh 'Ubeyd'in Ağustos 2021'de Birmingham'daki el-Mektebetu's-Selefiyye (SPUBS) ile gerçekleştirdiği bir telelink oturumundaki sözlerini çarpıtmış olmasıdır. Şeyh, konuşmasının sonunda bir dizi kişiyi gelecekteki bir konferansa katılmaları için tavsiye etti. Ancak bazıları sözlerini bağlamından kopararak, sanki Şeyh, kendisinden sonra Selefîler arasındaki tüm ihtilaf meselelerinde tam olarak (ve yalnızca) bu kişilere başvurulması gerektiğini belirtmiş gibi gösterdiler. Oysa Şeyh bunu ne söylemiş ne de ima etmiştir. Hatta o zamanki İngilizce canlı tercüman bile, sözlerini bir konferans bağlamında belirli kişilerin davet edilmesine yönelik bir tavsiye olarak tercüme etmiştir.
Şeyh Rabî'ye gelince, kendisinin „el-Cerh ve't-Ta'dîl'in bayrak taşıyıcısı" unvanını reddettiği ve tevâzu gereği kendisini yalnızca bir eleştirmen olarak nitelendirdiği de bilinmektedir. Aynı zamanda Şeyh el-Elbânî'nin onu bu „bayrak taşıyıcısı" olarak nitelendirmesi, onun bu alandaki muazzam çabalarını öven zamana bağlı bir övgüdür; diğer âlimleri dışlayan bir ifade değildir.
Eleştiri ve övgü, belirli kişilerin tekelinde değildir. Aksine bunlar, gerek bireyler gerekse gruplar hakkında, ehil, bilgili, âdil ve ihlâslı her kişinin görevidir. Bunların bir veya iki kişiyle sınırlandırılması, Selef'in Menhec'ine yabancıdır.
Her ne kadar Şeyh Rabî' ve Şeyh 'Ubeyd belirli zamanlarda belirli isimler zikretmiş olsa da, bunun münhasıran ve kalıcı olarak yalnızca bunlarla sınırlandırılması asla amaçlanmamıştır. Bunu iddia eden, bu iki âlimin Menhec'ine aykırı davranmaktadır. Şeyh Rabî' bizzat buna karşı defalarca uyarmış ve daha önce belirtildiği gibi tüm ülkelerdeki Ehlu's-Sünne âlimlerine başvurulması gerektiğini vurgulamıştır.
Bir soru soran kişi itiraz edebilir: „Şeyh Rabî' ve Şeyh 'Ubeyd hayattayken, siz de münhasıran bu iki âlime başvurdunuz. O hâlde bugünkü fark nedir?"
Bunun cevabı nettir: Bu soru yanlış bir varsayıma dayanmaktadır. Selefîlerin meselelerini münhasıran bu iki âlimle sınırladığı gerçeği yansıtmamaktadır. Aksine, sorular her zaman birden fazla Ehlu's-Sünne âlimine iletilmiştir; hem el-Cerh ve't-Ta'dîl meselelerinde hem de diğer alanlarda. Bu, yazıları okuyan, açıklamaları takip eden ve tarihi bilen herkes için aşikârdır.
Almanca Selefî Davet bağlamında sayısız örnekten yalnızca birini vermek gerekirse: 2014 yılında Şeyh Hassan ibn 'Abdilvehhâb el-Bennâ (V) ile bir telelink oturumu gerçekleştirdik; ardından soru-cevap bölümünde kendisine açıkça el-Cerh ve't-Ta'dîl meseleleri hakkında sorduk. Buna, Almanya'da propagandası yapılan Fethî 'Îd ve Muhammed İsmâîl el-Mukaddem gibi bid'atçılar hakkındaki sorular da dâhildi. Tüm Ehlu's-Sünne âlimlerine danıştığımız ve danışmaya devam ettiğimiz hâlde, yalnızca belirli bir şeyhe bağlı olduğumuz nasıl iddia edilebilir? |
Bu şüphe bazı kör takipçiler tarafından aktif olarak yayılması üzerine, 06.01.2026 tarihinde şu soru, Selefîleri (diğerlerinin yanı sıra) tüm meselelerinde koşulsuz olarak bağlamaya çalıştıkları kişiye yöneltildi:
Soru:
„es-Selâmu 'aleykum ve-rahmetullâhi ve-berekâtuh
ahsenallâhu ileykum
Ey Şeyh 'Abdullah, sizi saygıyla karşılıyor, takdir ediyor ve ilminizden istifade ediyoruz. Bununla birlikte, sizden açıklığa kavuşturmanızı istediğim bir mesele var.
Şöyle ki, hem şeyhler hem de ilim talebeleri arasında birçok insanın dilinde, farklı ülkelerde, Selefîler arasındaki ihtilaf meselelerinde yalnızca Şeyh 'Abdullah'a veya Şeyh 'Arafât'a başvurulması gerektiği yayılmıştır. Benim kanaatimce bu söylemin içinde, özellikle çok yaygınlaşması ve geniş çapta yayılması nedeniyle, bir aşırılık barındırmaktadır. Bize ulaşan bilgilere göre, bu söylemin bu denli yaygın biçimde yayılmasına rağmen sizden bu konuda herhangi bir açıklama veya reddetme duymadık. Bu nedenle, bu konudaki görüşünüzü ve bu meseleyi nasıl değerlendirdiğinizi sormak istiyorum."
Şeyh 'Abdullah el-Buhârî:
„ve 'aleykumu's-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuh
hayyâkallâh
Yayılan her sözün bana ulaşması veya benim haberim olması zorunlu değildir. Aynı şekilde her söylentiye veya benzeri şeylere cevap vermem de gerekmez.
Nitekim senin bahsettiğine benzer şeyler, şeyhimiz Rabî' ve 'Ubeyd – Allâh onlara rahmet etsin – hakkında da tekrarlanmıştır ve onlar buna hiç aldırış etmemişlerdir. Ben de aldırış etmiyorum.
Ve bil ki, ben yaklaşık iki ay önce Kubâ'da âlimlerin makamı ve onlara müracaat etmenin gerekliliği hakkında bir ders verdim. Bu, bu iddianın ve benzeri söylemlerin reddine yeterlidir."[12]
Selefîlerden meselelerini bir veya iki kişiyle sınırlamalarını istemeleri, onlardan en az birinin bizzat bu yanlış kavramı reddetmesi karşısında nasıl mümkün olabilir?
Bu şüphe hakkında özetle şunu net bir şekilde ifade ediyoruz: Selefî Menhec her zaman belirli bir şeyhle sınırlanmamayı öngörmüştür. Aksine, tüm âlimler başvurulacak ve istifade edilecek âlimlerdir; özellikle de büyük âlimler.
Halit Can Peker ayrıca ifadelerinde, âlimlerimizin el-Cerh ve't-Ta'dîl meselelerinde Şeyh el-Fevzân'a veya eski Müftü (V)'ye başvurmayacaklarını ima etmektedir. Burada belirtmek gerekir ki, bu iddia sıradan bir dil sürçmesi değildir. Aksine, bize ulaşan bilgilere göre, başka vesilelerle de pek çok benzer ifadeler kullanmıştır; bu da onun bu görüşe gerçekten kani olduğunu göstermektedir.
Bunun yanı sıra, aynı zamanda Tasisalilm platformunda hoca olarak görev yapan yakın arkadaşı Semir Veliu (el-Makedonî) de, Şeyh el-Fevzân'ın el-Cerh ve't-Ta'dîl âlimlerinden olmadığını alenen iddia etmiştir; bu iddiasını daha sonra geri almak zorunda kalmıştır.
Sürekli olarak Selefî ilim talebeleri ve âlimlere[13] saldırmakla ve onlardan sakındırmakla meşgul olan, duygusal ve tutarsız bir kişilik olan Semir Veliu şöyle demiştir:
„Tüm saygımla, ama Şeyh el-Fevzân için el-Cerh ve't-Ta'dîl âlimlerinden biridir denmez ve Şeyh el-Fevzân ile Suudi Arabistan Müftüsü ('Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh) bu konuyla ilgilenmezler."
Her ne kadar ilk iddiasını elhamdulillâh daha sonra geri almış olsa da, hepsinin neden aynı dille konuştuğu sorusu ciddi olarak sorulmalıdır. Bu, sıradan bir dil sürçmesi olması zordur; aksine kalplerinde taşıdıkları bir kanaattir.
Peki eski Müftü hakkında ileri sürdüğü iddiayla ilgili Tevbe'si ve düzeltmesi nerede? Suudi Arabistan'daki Büyük Âlimler Heyeti'nin başı olan ve dolayısıyla Ümmet'i hem yerel hem de küresel düzeyde ilgilendiren önemli meselelerin ele alınmasına dâhil olan Müftü'nün el-Cerh ve't-Ta'dîl ile ilgilenmediğini nasıl iddia edebilir?
Aksine, ileride de görüleceği üzere, onun hem ilim talebeler hem de âlimler hakkındaki sınıflandırması değersiz kabul edilmektedir ve kimse onun duygusal ve tutarsız ifadelerine kulak vermemelidir; çünkü bunlar delillere değil, hevâya dayanmaktadır.
Şeyh el-Fevzân'ın el-Cerh ve't-Ta'dîl âlimlerinden olmadığı şüphesini reddetmek için (bazılarının bu şüpheyi hâlâ kalplerinde taşıdıklarını bilerek) onun müdâfaası adına şunları söylüyoruz:
Bu iddia yanlıştır, içinde geniş kapsamlı sorunlu imalar barındırır, bu asil âlime karşı şüphe ve güvensizlik tohumları eker ve yerleşik ilmî bilgiye olduğu kadar Şeyh Sâlih el-Fevzân'ın kapsamlı eserlerine de açıkça aykırıdır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki, Şeyh Sâlih el-Fevzân zamanımızın en önemli âlimlerindendir. İlmi, uzun yıllara dayanan öğretim faaliyetleri ve Ümmet içindeki kabul görmüş konumu göz önüne alındığında, Şeyh 'Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh'in –Allâh ona rahmet etsin– vefatının ardından yeni Suudi Arabistan Müftüsü olarak atanması hiç de şaşırtıcı değildir.
Kitaplarını okuyan veya derslerini takip eden herkes bilir ki, Şeyh el-Fevzân Menhec meseleleriyle sürekli olarak ilgilenmekte, hem bireyleri hem de grupları ilmî açıdan reddetmektedir.
el-Cerh (Eleştiri) alanındaki çabaları
Şeyh el-Fevzân, çok sayıda eser ve açıklamada ismen ve içerik olarak açıkça eleştiri yapmıştır; bu da kesinlikle el-Cerh kapsamına girmektedir. Bunlara örnek olarak:
- Yûsuf el-Karadâvî'nin ve onun el-Helâl ve'l-Harâm kitabının meşhur reddiyesi olan el-İ'lâm bi-Nakdi Kitâbi'l-Helâl ve'l-Harâm
- el-Bûtî'nin yazılarındaki ismen reddiyeler
- 'Alî el-Cifrî'ye yönelik açık eleştiri
- İslâm dünyasındaki çeşitli yazarların hatalarını ortaya koyan ve düzelten el-Beyân fî Ahtâi Ba'di'l-Küttâb kitabı
- Hâtim el-'Avnî'nin Muhammed ibn 'Abdilvehhâb'ın Davet'ine yönelik saldırıları nedeniyle onu Mücrim (suçlu) olarak doğru bir şekilde nitelendirmesi
- 'Abdullâh el-Mutlak'ı İhvânî olarak sınıflandırması
- Menhec meselelerini kapsamlı biçimde ele aldığı ve Cemâatu't-Teblîğ, İhvânu'l-Müslimîn ile modern Hâricî akımlar ve bunların kollarından açıkça sakındırdığı el-Ecvibetu'l-Müfîde eseri
- Diğerlerinin yanı sıra 'Âid el-Karnî gibi kişilerin ismen reddedildiği, Şeyh Ahmed en-Necmî'nin el-Mevridu'l-'Azb eserine yazdığı önsözler
- Hakka davet ve bâtıldan sakındırma konusundaki doğru metodolojiyi temelden ele alan, Şeyh Rabî'nin Menhecu'l-Enbiyâ fi'd-Da'veti ilallâh kitabına yazdığı önsöz
Bu liste kolayca genişletilebilir. Ancak bu örnekler bile, Şeyh el-Fevzân'ın el-Cerh ile açık ve sürekli olarak ilgilendiğini tespit etmek için yeterlidir.
Aynı şekilde et-Ta'dîl (Övgü) alanındaki çabaları da açıktır. Şeyh el-Fevzân, geçmişte ve günümüzde, çağdaş âlimleri övmesi ve tasdik etmesiyle tanınır. Bunlar arasında Şeyh Rabî' ibn Hâdî, Şeyh Muhammed Emân el-Câmî, Şeyh el-Elbânî, Şeyh Ahmed en-Necmî ve diğer Ehlu's-Sünne âlimleri yer almaktadır.
Böylece Şeyh el-Fevzân yalnızca ayrıntılı Cerh yapmakla kalmayıp, aynı zamanda sağlam Ta'dîl de uygulamaktadır; bu ikisi bir araya geldiğinde bu ilim dalının özünü oluşturur.
Tüm bunların ardından zorunlu olarak şu soru ortaya çıkmaktadır: Eserleri aksini kanıtlarken, Şeyh el-Fevzân'ın el-Cerh ve't-Ta'dîl âlimlerinden olmadığı veya bu konuyla ilgilenmediği nasıl iddia edilebilir?
_______________________
[9] Bu makalenin islamfatwa.net'te tercüme olarak yayımlanmasının sebebi, Almanya'dan bir gencin bize gelerek, bu Müşevviş'in meşhur ses kaydındaki şüpheleri muhtemelen dinledikten sonra, Selefîlerin tüm meselelerini gerçekten tek bir kişiye havâle etmesi gerekip gerekmediğini sormasıydı. Gence, Şeyh Rabî'nin de bu soru kendisine sorulduğunda verdiği gibi cevap verdik: Bu Tahazzub'dur. Almanya'daki Selefî gençliğin üzerinde yetiştirildiği şeyin bu olduğunu görmek son derece üzücü ve çok talihsiz bir durumdur; oysa aslında Selefîliğin temellerini öğrenmeleri gereken bir gençlik.
[10] Kaynak: Kaydın tarihi: 18 Şevvâl 1421 (13.01.2001), islamfatwa.net
[12] Kaynak, Tarih: 06.01.2026
[13] Bkz. bölüm: Bazı İsviçreli talebeler tarafından büyük âlimlerden birine karşı savaş ilanı
İddia 2: Şeyh el-Fevzân'ın el-İhvânu'l-Müslimîn'i övdüğü iddiası
Halit Can Peker şöyle diyor:
„Bir keresinde Şeyh Sâlih el-Fevzân, İhvânu'l-Müslimîn'i övdü ve onları Ehlu's-Sünne olarak nitelendirdi. Şeyhin onları övdüğüne dair ses kaydını YouTube'da bulabilirsiniz. İhvânu'l-Müslimîn kimlerdir? Günümüzde İslâm'a büyük zarar veren en kötü gruplardan biridir. Şeyh Sâlih el-Fevzân'a – hata yaptığında durum sonradan bildirildi ve görüşünden döndü."
Bunu Selefîlerin avâmı önünde zikretmenin, Şeyh el-Fevzân'ın makamını düşürmek ve onu bu tür grupların gerçekliğini bilmeyen biri olarak göstermekten başka ne amacı olabilir? Hepimiz, Şeyh el-Fevzân'ın İhvânu'l-Müslimîn konusundaki tutumunu biliyoruz ve onun tutumunu aktarmamız bize yeter:
Soru: „Allâh size hayır versin. İnternet sitelerinde, Müslüman Kardeşler grubunun Ehlu's-Sünne ve'l-Cemâa'dan olduğuna dair sizden bir fetvâ yayıldı. Bu doğru mu?"
Şeyh Sâlih el-Fevzân cevap verdi: „Ben buna zaten cevap verdim, ama onlar aleyhlerine olanı kabul etmiyorlar. O zaman cevap verdim ve dedim ki: Ben kendimi Müslüman Kardeşler'in Menhec'inden berî kılıyorum. Aynı cevapta onların Menhec'ini ortaya koydum (ve reddettim), ama onlar aleyhlerine olanı yayımlamıyorlar."[16]
14 yıldan fazla bir süre önce, Şeyh Sâlih el-Fevzân'ın –Allâh onu korusun– bir dil sürçmesi yaptığı bir ses kaydı yayıldı. Bunu kendi el yazısıyla yapılan açıklamasından anlaşıldığı üzere, derhâl bizzat düzeltmiştir.
Dil sürçmeleri hepimizin başına gelebilir, âlimlerimizin de. Bu, Şeyh Sâlih el-Fevzân'ın başına geldi; dili sürçtü (sebku'l-lisân) ve daha sonra bazıları tarafından yayılan şeyi kastetmedi. Kendisine dikkat çekildiğinde, meseleyi düzeltmek adına açıklama yapıp düzeltti.
Buna karşılık ironik bir şekilde Halit, bilinçli olarak birçok ciddi hata yapmış olmasına rağmen bunları düzeltmeyi hâlâ reddetmektedir. O hâlde, âlimlerimizin izinden gerçekte kim gidiyor – ve kim gitmiyor?
Peki, Şeyh el-Fevzân'ın bu sapkın grup hakkında bilgisizmiş gibi bir izlenim yaratmanın amacı neydi? Şeyh bizzat şöyle yazmıştır:
„Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allâh'a mahsustur. Allâh, Peygamberimiz Muhammed'e, ailesine ve ashâbına salât ve selâm eylesin.
el-İhvânu'l-Müslimîn hakkındaki görüşüm şudur: Onlar iktidara ulaşmak peşinde koşan Hizbîler'dir; Akîde'nin düzeltilmesine davet etmekle ilgilenmezler. Aynı şekilde taraftarları arasında Sünnî ile Bid'atçı arasında ayırım yapmazlar.
Sözlü olarak kaydedilen konuşmamda geçen ifadeye gelince, bu bir dil sürçmesiydi; onlar hakkındaki görüşümü hiçbir şekilde değiştirmemektedir.
Yazan:
Sâlih b. Fevzân el-Fevzân
26/05/1433"
_______________________
[16] Bkz.: Ses Kaydı
İddia 3: Şeyh 'Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh'in Seyyid Kutub'u övdüğü iddiası
Halit Can Peker şöyle diyor:
„Suudi Arabistan'ın mevcut Müftüsü Şeyh 'Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh, Ehlu's-Sünne'nin büyük âlimimizdir. Ama maalesef o da Seyyid Kutub'u ve onun Fî Zilâli'l-Kur'ân tefsirini överek büyük bir hata yapmıştır. Şeyhin ses kaydı da YouTube'da mevcuttur. Seyyid Kutub kimdir? Seyyid Kutub, tüm Müslüman yöneticileri tekfir eden ve yeryüzünde tek bir İslâm ülkesinin var olmadığını söyleyen Havâric'ten biriydi."
Soruyoruz: Eski Müftü, bugün Havâric'in önderlerinden sayıldığını bildiği hâlde, Seyyid Kutub'u gerçekten „övdü" mü? Yoksa böyle bir sunumla ne ima edilmektedir? Aynı şekilde, bu tür bir retoriğin yeni olmadığı da belirtilmelidir. Aksine, daha önce Hizbîler de benzeri argüman yöntemlerine başvurmuş, hatta Seyyid Kutub konusunda Şeyh el-Elbânî ve Şeyh el-Fevzân'ın sözlerini çarpıtarak onların onu övdüğünü iddia etmiş; onun aleyhindeki reddiyelerini ise görmezden gelmişlerdir.
Aksine bilinmektedir ki, Müftü'ye Seyyid Kutub'un bazı ifadeleri sorulduğunda, onun asil Sahâbî Mu'âviye ibn Ebî Süfyân hakkındaki iğrenç sözlerini sert bir şekilde reddetmiştir.[17]
Onu İbn Teymiyye (V)'nin şu sözüyle hatırlatırız:
„Hiç kimseye âlimlerin sürçmelerine uymak câiz değildir. Aynı şekilde ilim ve îmân ehli hakkında, onlara yakışmayan bir şekilde konuşmak da câiz değildir. Zira Allâhu Teâlâ, mü'minlerin hatalarını affetmiştir; nitekim şöyle buyurmuştur:
﴿رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا إِن نَّسِينَا أَوْ أَخْطَأْنَا﴾
„Rabbimiz! Unutursak veya hata edersek bizi sorumlu tutma."[18]
Allâh buyurdu: „Yaptım." Ve bize, Rabbimizden indirilene uymamızı ve O'ndan başka velîler edinmememizi emretti. Ve bize, yaratılmışa Yaratan'a isyan durumunda itaat etmememizi emretti. Ve îmânda bizden önce geçmiş kardeşlerimiz için mağfiret diliyoruz; şöyle diyerek:
﴿رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ﴾
„Rabbimiz! Bizi ve îmânda bizden önce geçmiş kardeşlerimizi bağışla."[19] [20]
Satır aralarını okuduğunda, Halit'in ayrıca her Ehlu's-Sünne âliminin, el-Cerh ve't-Ta'dîl âlimi olarak kabul edilebilmesi için bir kişiyi veya grubu reddetmesi gerektiğini ima ettiği görülmektedir. Ancak her el-Cerh ve't-Ta'dîl âlimi, bu dünyada her bid'atçıyı ve yeni ortaya çıkan her mezhebi tanımak zorunda değildir; ve bunların sayısı ne kadar çoktur!
Kur'ân ve Sünnet'in ayrıntılarını ve bunlara esasen aykırı olanları detaylı olarak bilirlerken, belki de her ülkedeki her bid'atçıyı ismen tanımayabilirler. Tam da bu yüzden, el-Cerh ve't-Ta'dîl meselelerini belirli bir ülkedeki belirli kişilerle sınırlamak sorunlu hâle gelmektedir.
Bir âlim, belirli bir sapkın kişi veya yeni ortaya çıkmış bir mezhep hakkında deliller ve açık kanıtlarla konuştuğunda, eleştirisi kabul edilir. Başka âlimler de bunun hakkında konuşursa, bu yalnızca eleştirinin doğruluğunu güçlendirir; ancak bu, eleştirinin kabulü için bir şart değildir.
_______________________
[17] Bkz.: Ses Kaydı
İddia 4: Şeyh Sâlih el-Fevzân ve Şeyh Sâlih el-Luhaydân'ın, el-Cerh ve't-Ta'dîl'in günümüzde artık mevcut olmadığı görüşünde oldukları iddiası
Halit Can Peker şöyle diyor:
„Hatta bir keresinde Şeyh Sâlih el-Fevzân ve Şeyh Sâlih el-Luhaydân, el-Cerh ve't-Ta'dîl'in (eleştiri ve övgünün) günümüzde artık mevcut olmadığını, bunun muhaddisler döneminde var olduğunu ve artık olmadığını söyledi. Bu büyük bir hatadır. Bu âlimlerin tam da bu sözüyle Ehlu'l-Bid'a'nın Hizbîleri gelir."
Eğer bu, bu iki büyük âlime karşı bir yalan ve iftira değilse, o zaman bunun başka ne olduğunu bilemiyoruz!
Şeyh Sâlih el-Fevzân ve Şeyh Sâlih el-Luhaydân'ın ifadelerini doğru bağlamda anlamak önemlidir. Şeyh Sâlih el-Fevzân, el-Cerh ve't-Ta'dîl konusundaki sorulara cevap verirken, bağlamdan açıkça anlaşıldığı üzere, bu ilmi Hadîs ilminin teknik anlamında, ilk dönem Muhaddisler tarafından uygulandığı şekliyle kastetmektedir. Bu disiplin, özellikle râvilerin incelenmesi ve değerlendirilmesine yönelikti ve Sünnet'in korunmasına hizmet ediyordu. Bu teknik ve tarihî anlamda el-Cerh ve't-Ta'dîl, Sünnet'in yazılı ve sistematik olarak derlenmesiyle sona ermiştir.
Ancak devam ettirilen ve bugüne kadar var olmaya devam eden şey, muhalif olanlara reddiye vermektir (hangi isim altında olursa olsun: er-Redd 'ale'l-Muhâlif veya el-Cerh ve't-Ta'dîl). Hataları ve sapkın ifadeleri ifşa etme ve reddetme ilkesi, dînin korunmasının bir parçasıdır ve geçerliliğini korumaya devam etmektedir – bizzat şeyhin kendi sözleri ve fiilleriyle bunu tasdik ettiği gibi. Ayrıca, bazı kişilerin el-Cerh ve't-Ta'dîl kisvesi altında haddini aşıp başkalarına ilimsizce saldırdığı bir olgu da mevcuttur; bu, sağlam eleştiri değil, bilakis kötüye kullanma, hakaret ve iftiradır. Şeyh el-Fevzân bazı ifadelerinde bu yanlış davranışa dikkat çekmiş ve açıkça reddetmiştir.
Dolayısıyla onun reddi, el-Cerh ve't-Ta'dîl kisvesi altındaki bu yanlış uygulamaya yöneliktir; bizzat el-Cerh ve't-Ta'dîl'e değil. Aksine, şeyh bunu muhâlifi reddetmenin (er-Redd 'ale'l-Muhâlif) bir alt dalı olarak görmektedir. Reddiyeler ilme dayanmalıdır ve Şeyh el-Fevzân bizzat daha önce belirtildiği gibi el-Karadâvî ve daha pek çok kişiyi ismen reddetmiştir. Dolayısıyla şeyh, sağlam eleştiri (Cerh) ile bizzat ilgilenmiştir ve bu konudaki metodu Selef'in yoluyla uyum içindedir.
Şeyh Sâlih el-Fevzân'a soruldu:
„el-Cerh ve't-Ta'dîl ilminin, taşıyıcıları Allâh tarafından hakikati çarpıtanların tahriflerini ifşa etmeye ve câhillerin yanlış yorumlarını açıklamaya yönlendirilmiş şerefli bir ilim dalı olduğu bilinmektedir.
Bununla birlikte, bir grup genç ilim talebesinin bu ağır dağa tırmanmaya cüret edip dâîler ve şahsiyetler hakkında konuştuğu gözlemlenmektedir.
Bundan Fitneler doğmuş, gençler arasında kötülük yayılmış ve taassup yeniden geri gelmiştir; bunun sebebi, yalnızca ehline ait olan bir ilim dalına girmeleridir.
Bu konuda bir nasihat umuyoruz."
Cevap verdi:
„Bu iki kısma ayrılır: Birinci kısım, el-Cerh ve't-Ta'dîl'in artık vefat etmiş ve geçmiş olan kişilere yönelik olmasıdır.
Bunlar için, elhamdulillâh, âlimlerin el-Cerh ve't-Ta'dîl'i açıklayan kitapları fazlasıyla yeterlidir. Onlara başvururuz ve bu sayede râvileri tanırız; eleştirilen kişileri de övülen kişileri de.
Ancak ilim talebelerinden bir başlangıç seviyesindeki kişinin el-Cerh ve't-Ta'dîl ilmine girmesine ve doğrudan el-Cerh ve't-Ta'dîl kitaplarını okumaya başlamasına müsaade etmem.
Aksine ona, önce Mustalahu'l-Hadîs ilmini öğrenmesini ve bu ilmi ehlinden almasını tavsiye ederim.
Ardından el-Cerh ve't-Ta'dîl kitaplarına yönelebilir; çünkü o zaman bu ilmi inceleme ehliyetine sahip olur.
Fakat bir kişinin ehliyeti yoksa, hiçbir şey de okumamışsa, tüm bilgisi el-Cerh ve't-Ta'dîl kitapları alıp okumaktan ibaret olup sonra „falan böyledir", „falan şöyledir" diyorsa, bu tehlikelidir.
Ve tam da bu, size daha önce bahsettiğimiz türdür: Sözde bilgi veya metodik temeller olmaksızın kitaplara güvenmek.
Eğer maksat çağdaş kişilere yönelikse, yani yaşayan insanlara yönelik el-Cerh ve't-Ta'dîl ise, onlar hakkında fiilleri konuşur. Fiilleri, sözleri ve yazıları onlar hakkında konuşur.
Eğer fiilleri, sözleri ve kitapları doğru ise, onları eleştirmek câiz değildir.
Ancak fiillerinde ve sözlerinde hata varsa, bu hatanın açıklanması gerekir. Hata açıklanmalıdır ve amaç kişinin kendisi değil, insanların aldatılmaması için hatanın ortaya konmasıdır.
Amaç, kişiyi incitmek veya aşağılamak değildir. Aksine amaç, hakkı açıklamak ve hatayı doğrudan ayırt etmektir.
Ve bu kişiye zarar vermez; bilakis ona fayda bile sağlayabilir.
Belki bunun sayesinde uyanır ve hatasından döner, özellikle de kendisiyle önce birebir konuşulması hâlinde. Bu ona fayda sağlayabilir ve onu hakka geri döndürebilir.
Ya da bir mektup yazılıp kendisine gönderilir. Belki bu, hidâyetine ve hakka dönmesine vesîle olur; tabi eğer gerçekten hakkı istiyorsa. Hakkı istemiyorsa, o başka bir meseledir."[21]
Vurgulamak önemlidir ki, aceleye kapılan kafa karıştırıcı 'Acûl Müşevviş Halit Can Peker tarafından Şeyh Sâlih el-Luhaydân (V) hakkında da asılsız iddialar yayılmıştır. Oysa Şeyh Sâlih el-Luhaydân, tıpkı Şeyh Sâlih el-Fevzân gibi, el-Cerh ve't-Ta'dîl'i hem Hadîs ilmi içindeki özel anlamıyla hem de bugün kullandığımız daha genel anlamıyla onaylayan büyük bir âlimdi.
Şeyh bizzat Suudi Arabistan Krallığı'nda saygın bir kadıydı ve aşağıdaki cevabında bizzat belirttiği gibi, bu konuyla günlük olarak meşguldü. Günümüzde de bu meselenin devam ettiğini teyit etmektedir. Örneğin, dînî meselelerde kendisine uyulmak istenen veya evlenilmek istenen bir kişi hakkında sorulur. Böyle durumlarda, o kişinin durumu hakkında bilgi sahibi olanın hakikati açıklaması farzdır; ya tavsiye etmek için övgü ya da sakındırmak için eleştiri yaparak. Şeyh bu bağlamda şöyle demektedir:
Cerh (eleştiri) devam etmektedir ve Ta'dîl (övgü) de devam etmektedir.
Şeyh, bir diğer örnek olarak şâhitlerin güvenilirliği hakkında hüküm verilen mahkeme davalarını da zikreder. Şüphe varsa, şahitliğin kabul veya reddedilmesi için eleştiri istenir. Tüm bunlar, el-Cerh ve't-Ta'dîl'in asla sona ermediğini, aksine ilme, adalete ve sorumluluk duygusuna dayanan gerekli ve meşru bir ilim dalı olmaya devam ettiğini göstermektedir.
Şeyh Sâlih el-Luhaydân (V) soruldu:
„Ey Şeyh, sâlih Selef'in –Allâh onlardan razı olsun– kitaplarına baktığımızda, safları temiz tutmaya çok önem verdiklerini görürüz.
Talebelerin imamlara belirli kişileri sorduğunu ve imamların da bu kişiler hakkında eleştiri veya övgüyle konuştuğunu görürüz. Ancak günümüzde bu mesele neredeyse ortadan kalkmış gibidir. Bu, el-Cerh ve't-Ta'dîl döneminin sona erdiği anlamına mı gelir?"
Cevap verdi:
„Bu mesele ortadan kalkmamıştır. İnsanlar belirli bir kişi hakkında sorduğunda – elbette ona uymak ve onu örnek almak istedikleri için – onun durumu hakkında bilgi sahibi olan kimse için, ona uyulmaması gerektiğini gösteren bir şey biliyorsa, bunu açıklamak farzdır.
Selef döneminde, el-Cerh ve't-Ta'dîl günlerinde, ilim hâlâ kişilerin ağzından aktarılıyordu. Bu yüzden kişilere yönelik eleştirileri açıklamakla meşguldüler; ki Rasûlullâh (H)'a atfedilmemesi gereken şeyler veya Selef'ten birine yanlışlıkla nisbet edilenler rivayet edilmesin diye.
Günümüzde ise, elhamdulillâh, kitaplar muhafaza edilmiş ve Sünnet yazıya geçirilmiştir.
Peygamber (H)'e yanlışlıkla nisbet edilen ile gerçekten rivayet edilen arasındaki ayırım artık bilinen ve açık bir husustur.
Dolayısıyla geriye, kendilerine uyulan, birlikte olunmak istenen veya evlenilmek planlanan kişilerin durumunu açıklama meselesi kalmaktadır.
Kim böyle bir kişi hakkında sorulursa, hakikati açıklaması ona düşer. İnsanların bu kişiye yöneldiğini, onu takip ettiğini ve onunla birlikte yürüdüğünü biliyorsa, aldatılmamaları için durumunu açıklaması farzdır.
Cerh (eleştiri) devam etmektedir ve Ta'dîl (övgü) de devam etmektedir; ancak ihtiyaç ölçüsünde.
Bilmez misiniz ki, şâhitler bir kadının (yargıcın) önünde ifade verdiklerinde, başkalarının onları övgüyle değerlendirmesi istenir?
Ve eğer övülmezlerse de biri eleştiri getirirse, şahitlik kabul veya reddedilinceye kadar bu eleştiri istenir."[22]
Şaşırtıcı olan şu ki, Halit Can Peker suçlamasını şu sözlerle bitirmektedir:
„Bu büyük bir hatadır. Bu âlimlerin tam da bu sözüyle Ehlu'l-Bid'a'nın Hizbîleri gelir."
Bu meselelerin temel anlayışından yoksun olduğu hâlde, büyük âlimlere bu denli „büyük bir hata" atfetmeye o kim oluyor? Daha da endişe verici olan, Ehlu'l-Bid'a'nın Hizbîleri'nin onların sözlerini delil olarak kullandığını iddia etmesidir; sanki âlimlerimizin akılsız olduğunu ve daha sonra bid'at ehli tarafından cephane olarak kullanılacak akılsızca sözler söylediklerini ima etmek istermişçesine. Âlimlerimize karşı saygısı ne kadar az!
Aksine, bu şüpheyi Hizbîler'in anladığı gibi anlayan, bizzat bu kafası karışık kişinin kendisidir. Bu, âlimlerimizin sözlerini anlamadaki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır; bu yüzden onları Hizbîler gibi anlamakta ve onların yöntemiyle kullanmaktadır. İnsan, hakikî bir Selefî ilim talebesinin bu meselelerde ve şüphelerde sağlam olmasını beklerdi; ancak görünen o ki onda ve benzerlerinde durum böyle değildir.
Onlarda, âlimlerin sözlerini doğru anlamak için gerekli olan bu ayırt etme özelliği eksiktir. Bizzat âlimlerin sözlerini doğru anlayamayan kişilere Menhec meselelerinde nasıl uyulabilir ki, genel olarak Dîn'de nasıl uyulur?
İddia 5: İmam İbn Bâz'ın Cemâatu't-Teblîğ'i övdüğü iddiası
Halit Can Peker şöyle diyor:
„Ehlu's-Sünne'nin büyük âlimimiz Şeyh 'Abdulazîz ibn Bâz (V) bir keresinde Cemâatu't-Teblîğ'i övmüştür. Cemâatu't-Teblîğ kimlerdir? Herkesin bildiği, Sûfî olan, sapkın bir gruptur."
Bu ifadenin ima ettiği şey, İmam İbn Bâz (V)'ın sapkın bir Sûfî grubu olduğunu bildiği hâlde bir Cemaat'i övdüğüdür. Allâh'tan âfiyet dileriz! Bu İmam (V)'a karşı ne büyük bir yalan! Halit, şeyhin ömrünün sonlarına doğru aynı Cemaat'i açıkça reddettiği ve uyardığı sonraki ifadelerine değinme zahmetine bile girmemiştir.
Aktarılan ifadede, şeyhin daha sonra farklı bir tutum benimsediğini gösteren tek bir açıklama veya ayırım yoktur. Bu ihmal edilen aydınlatma, onun tutumunun çarpıtılmasına yol açmakta ve bu, zamanımızın en büyük imamlarından birinin aleyhine olmaktadır.
Onun ifadesi, İmam İbn Bâz'a karşı doğrudan bir suçlamadır; çünkü kendi sözlerinden anlaşıldığı üzere, „herkesin bu sapkın Sûfî grubunu tanıdığını" iddia ederek, İmam İbn Bâz'ın kendisinin bunu bilmediğini ima etmektedir. Bu, âlimlerimizi küçük düşürmek değil de nedir?!
Gerçekte, şeyhin o zamanki ifadesi, soru soranın kendisine ilettiği bilgilere dayanıyordu; grubun gerçekliğinin kapsamlı bir analizine değil. Dolayısıyla şeyh cehâletten veya ihmalden değil, hüsn-i zan ve elindeki bilgiler doğrultusunda hareket etmiştir.
İbn Bâz (V) gibi bir imam hakkında böylesine genelleyici bir ifade, en ufak bir açıklık sağlamadan halkın önünde nasıl yayılabilir? Bunu yapan, büyük âlimlere karşı güvensizlik tohumları eker ve bu çağda hakkın feneraleri olarak kabul edilen kişilere karşı nefretin temelini atar.
Bu bağlamda, bu tür kötü niyetli çarpıtmaları cevapsız bırakmamak ve muhterem imamı asılsız tasvirlere karşı savunmak bizim ortak görevimizdir (Farz-ı Kifâye). Bu nedenle aşağıda –inşâallah– bu konuda defalarca açık bir dille konuşmuş olan Şeyh Rabî' ibn Hâdî el-Medhalî (V)'nin sözlerini ve açıklamalarını aktaracağız:
Şeyh Rabî' ibn Hâdî el-Medhalî (V) şöyle demiştir[23]:
„Evet, Cemâatu't-Teblîğ'e karşı tutumu bilinmektedir. Onlara karşı yumuşak davranırdı, onlara nasihat eder ve kendilerine müsamahayla yaklaşılmasını tavsiye ederdi. Ve belki senin zikrettiğinden daha ileri giderek onlarla güzel bir şekilde muamele etti.
Ancak onlar bu asil davranıştan ve bu güzel ahlâktan istifade etmediler. Aksine onu aldattılar ve Selefî Davet'i yaydıklarını iddia ettiler."
Devamında şöyle diyor:
„Ve belirli sebepler ve bağlamlar dolayısıyla İbn Bâz, bu grubun kurnazlığını anladı ve Akîde'lerinin ve yöntemlerinin bozukluğundan emin oldu. Bunun üzerine bir dizi Fetvâ yayımladı; bunlarda onların inanç temellerini ortaya koydu ve bir âlim dışında, onları sapkınlıklarından doğru yola sevk edebilecek biri olmadığı sürece, onlarla birlikte çıkmanın câiz olmadığı uyarısında bulundu. İşte hayatının son günlerinden bazı Fetvâ'ları."
Şeyh ardından şeyhin iki Fetvâsını aktarır:
Soru: „Muhterem Şeyh, Cemâatu't-Teblîğ'den ve yaptıkları Davet'ten bahsedildiğini duyuyoruz. Bu gruba katılmamı tavsiye eder misiniz? Yönlendirmenizi ve nasihatinizi rica ederim. Allâh sizi bol bol mükâfatlandırsın."
İmam İbn Bâz cevap verdi:
„Allâh'a davet eden herkes tebliğcidir.
{ بلِّغوا عنِّي ولو آيةً }
„Benden, tek bir âyet bile olsa tebliğ edin."
Ama bilinen Hint kökenli Cemâatu't-Teblîğ – onlarda hurâfe var, bazı bid'atler ve şirk var. Bir ilim sahibi olmadıkça, onları uyarmak ve öğretmek amacıyla çıkan biri olmadıkça, onlarla birlikte çıkmak câiz değildir.
Ancak bir kişi onlara uymak amacıyla birlikte çıkıyorsa: Hayır! Çünkü onlarda hurâfeler var, onlarda hatalar var ve ilim eksiklikleri mevcut.
Eğer başka bir Cemâatu't-Teblîğ grubu, basiretli ve bilgili insanlardan oluşuyorsa, o zaman Allâh'a davet için onlarla birlikte çıkılabilir.
Ya da ilim ve basîret sahibi bir kişi, onları aydınlatmak, uyarmak, öğretmek ve hayra sevk etmek amacıyla onlarla birlikte çıkar; tâ ki bâtıl inançlarını bırakıp Ehlu's-Sünne ve'l-Cemâa yoluna katılsınlar."
Şeyh Rabî' (V) önceki kayda şöyle yorumda bulunur:
„Cemâatu't-Teblîğ ve onlara sempati duyanlar bu Fetvâ'dan istifade etsinler; bu fetvâ onların gerçek hâllerine – Akîde'lerine, yöntemlerine ve körü körüne takip ettikleri imamlarının yazılarına – dayanmaktadır. [...]
Bu Fetvâ, Tâif'te, şeyhin vefatından yaklaşık iki yıl önce söylenmiştir. Bunda Cemâatu't-Teblîğ'in sapkınlıklarını, onların gerçek durumları ve yöntemleri kendisine net bir şekilde belli olmadan önce yaptığı kendi eski ifadeleriyle reddetti."
İmam İbn Bâz'a ayrıca şu soru soruldu:
„Peygamber (H)'in Ümmet'in bölünmesi hakkındaki Hadîs'inde şöyle buyurdu:
{ ستفترق أمتي على ثلاث وسبعين فرقة، كلها في النار إلا واحدة }
„Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır – biri hariç hepsi ateşe girecektir."
Şirk fiilleri ve bid'atler barındıran Cemâatu't-Teblîğ ve hizbîlik ile yöneticilere itaatten çıkma uygulamaları bulunan İhvânu'l-Müslimîn Cemâati, helâk olan gruplardan mıdır?"
Cevap verdi:
„Onlar yetmiş ikiden sayılır. Ve Ehlu's-Sünne'nin Akîde'sine muhalefet eden herkes yetmiş ikiden sayılır.
„Ümmetim" ifadesiyle Ümmetu'l-İcâbe kastedilmektedir; yani Peygamber (H)'e icâbet edip ona uymayı ikrar edenler.
Ümmet yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri kurtulmuş ve doğru yolda olan, Peygamber (H)'e uymuş ve dîni üzerinde sâbit kalmış olandır. Yetmiş iki fırka ise; aralarında kâfirler, fâsıklar ve bid'atçılar vardır. Bunlar farklı kategorilerdir."
Soru soran: „Yani bu iki grup yetmiş ikiden mi?"
İmam İbn Bâz: […] „Evet, onlar yetmiş ikiden sayılır."[24]
Şeyh Sâlih el-Fevzân'a bunun ötesinde şu soru da soruldu:
Soru:
„Bazı dâîler tarafından, muhterem Şeyh İbn Bâz (V)'ın vefat edinceye kadar Cemâatu't-Teblîğ'i ve İhvânu'l-Müslimîn'i övdüğü ve onlara çağırdığı söylenmektedir. Bu doğru mudur?"
Cevap:
„Bu söz doğru değildir. On yılı aşkın süre boyunca onunla birlikte oturduk ve onu Ehlu's-Sünne ve'l-Cemâa dışında kimseyi överken duymadık. O, Ehlu's-Sünne ve'l-Cemâa'ya davet ederdi ve diğer gruplardan hata yapanlara, Teblîğciler ve başkalarından, hatalarından dönmelerini tavsiye ederdi. Şeyhimiz, Şeyh İbn Bâz (V) hakkında bildiğimiz budur."[25]
Şunu da belirtmek gerekir ki, Teblîğciler bugüne kadar İmam İbn Bâz'ın lehlerine olan eski, daha sonra neshedilmiş ifadelerini kullanmakta ve bu imamın ömrünün sonlarına doğru onlar hakkında söylediklerini zikretmemektedirler. Halit de bu konuda aynı yöntemi Teblîğciler gibi uygulamaktadır. Bu, açık bir akademik dürüstlük eksikliğidir ve yardım Allâh'tan istenir.
[23] Keşfu Zeyfi't-Tasavvuf ve Beyânu Hakîkatihi, Sayfa 36
[24] Bkz.: Ses Kaydı
[25] Bkz.: Ses Kaydı
İddia 6: Âlimlerin, mahkemeye verilebilecekleri gerekçesiyle kişiler ve meseleler hakkında açıkça konuşmadıkları iddiası
Halit Can Peker şöyle diyor:
„Sonra, Şeyh 'Abdullah el-Buhârî gibi âlimlerin neden İngiltere'deki bu mesele hakkında açıkça konuşmadığı soruldu. Bilmeniz gerekir ki, açıkça konuşulmaz, çünkü birisi gelip Şeyh 'Abdullah el-Buhârî'yi Suudi Arabistan'da dava edebilir. Şeyh 'Abdullah el-Buhârî daha önce birçok kez kişiler ve hataları hakkında konuşmuştur, açıkça değil, özel oturumlarında. Bazen maslahat gereği âlimler gizlice konuşur ve sakındırırlar – gizlice."
Bu ifade, dinleyiciyi zorunlu olarak iki sonuçtan birine ulaştırır:
- Birincisi: Âlimlerin, yargılanma korkusuyla kişiler hakkında açıkça konuşmaktan çekindiklerinin iddia edilmesi. Böyle bir iddia ortaya atılarak, âlimlere aynı zamanda bir tür önceden kabul edilmiş suçluluk yüklenmektedir; masumiyet değil. Aksi takdirde biri neden yargılanmaktan korksun ki? Bu tür bir söylem, dinleyicilerin kalbine âlimlere karşı şüphe ve güvensizlik tohumları eker; çünkü bununla, kişisel sonuçlardan korktuklarından dolayı hakkı açıkça söylemedikleri ima edilmektedir. Hakkı söylüyorlarsa, yargılanmaktan neden korkmaları gereksin?
- Bu bizi ikinci noktaya götürür: Suudi Arabistan'daki İslâmî mahkemelerin adaletsiz olduğuna ve âlimlerin olası kovuşturma nedeniyle yalnızca özel ortamda konuşup açıkça konuşmadıklarına inanılacağı.
Halit Can Peker'in, Tahâkum için çağırdığı ve Selefîleri koşulsuz olarak bağlamak istediği kişi hakkında söylemek istediği, yalnızca iki ihtimale yer bırakmaktadır: Ya yalan söylüyor, ya da doğru söylüyordur; bu durumda yukarıda zikredilen iki noktadan biri geçerli olur.
Aksine, Ehlu's-Sünne âlimlerinden bildiğimiz şudur ki, onlar kınayanın kınamasından korkmazlar. Bid'at ehlinin ve önderlerinin isimlerini açıkça söyler ve onları teşhir ederler. Konuştukları zaman açıklıkla konuşurlar, kafa karıştırarak değil. Bir mesele hakkında konuşulması gerektiğinde, konuşurlar, isim verirler ve detaylı reddiyeler yazarlar; tıpkı Şeyh Rabî'nin, hevâ ehline karşı dimdik durmada ve Selefîleri bölmeye çalışan fitne çıkarıcılarla yüzleşmedeki cesaretiyle tanındığı gibi.
Âlimlerimizin Sünnet'i ve ehlini nasıl savunduklarına ve kınayanın kınamasından korkmadan hevâ ehli ile onlara destek verenleri nasıl reddettiklerine bir örnek olarak şu olay gösterilebilir: Şeyh Ahmed en-Necmî (V), bazı bid'at ehline ve ilkelerine karşı bir reddiye kaleme aldı; bu reddiyede Seyyid Kutub da zikredilmişti. Bu reddiye yayımlanmadan önce, o dönemde Büyük Âlimler Heyeti üyesi olan 'Abdullah ibn Cibrîn'e ulaştığında, delil veya geçerli eleştiri sunmaksızın şeyhin yazdıklarına itiraz etti ve bu kitabı ne basmasını ne de yayımlamasını talep etti; oysa o zamanki âlimlerin çoğunluğu Şeyh Ahmed'in açıklamalarına katılıyordu.
Buna karşılık Şeyh Ahmed bu talebe hiç aldırış etmedi. Aksine kitabının ismini bile değiştirdi: „Reddu'l-Cevâb 'alâ men Talebe minnî 'Ademe Tab'i'l-Kitâb", yani: „Benden kitabı basmamasını isteyene cevap" ve kitabı tam da bu yeni isimle yayımlayıp bastırdı!
Burada yine âlimlerimizin cesaretini görüyoruz ve onlar hakkında kötü düşünce beslemiyoruz. Aksine: Halit Can Peker, bu derece kafa karıştırıcı ve asılsız ifadeler ve suçlamalar yayarak âlimlerimizi saldırılara maruz bırakmaktadır.
Halit Can Peker devamında şöyle diyor:
„Daha fazla örnek verebilirdim. Şimdi anladınız mı, sevgili kardeşler, ne demek istediğimi?"
Hayır! Lütfen bizi bu tür felâketlerden koru, bu acelecilik ve kafa karışıklığından bıktık. Sünnet'i ve ehlini seven biri için, onun bir kafası karışık insan olduğunu anlamaya, âlimlere karşı zaten yaptığı sözleri ve saldırıları fazlasıyla yeterlidir. Âlimlerin sözde hatalarını daha fazla zikretmesine ihtiyacımız yok – bunlar gerçekte yalnızca kendi hayalinde mevcut.
Basîret eksikliği ve Tahâkum çağrısıyla kaçınması[26]
[26] İki taraf arasındaki bir meselenin, aralarında hüküm vermesi için bir şeyhe götürülmesi
Halit'e hem açıkça hem de özel olarak defalarca kendi ifadelerinden geri dönmesi çağrısında bulunulduktan sonra, bize ulaşan bilgilere göre Şeyh 'Abdullah el-Buhârî ile bir araya gelmeyi ve bu meselede „hüküm vermesini" talep etmiştir. Soru şudur: Tam olarak hangi meselede şeyh hüküm versin? Güneş kadar açık, her okuyucunun okuyabileceği, bizzat kendi sözlerinde âlimlere saldırdığı bir meselede mi?
Böyle bir meselede neden aramızda „hüküm verecek" bir şeyhe ihtiyaç duyalım ki, onun suçuyla bizim bir ilgimiz yok ve bu, yalnızca onu ve kendi hatalarını ilgilendirmektedir? Eğer bu hataları kendisi göremiyor kadar kör ise, bizzat şeyhle bir araya gelsin ki şeyh, yaydığı yalanlardan haberdar edilsin. Tekrar vurguluyoruz: Burada herhangi iki taraf arasında verilecek bir hüküm yoktur; bu münhasıran kendisini ve âlimlere karşı suçlamalarını ilgilendirmektedir.
Bunun ötesinde şunu da belirtmek gerekir: Hizbîlerin bilinen kurnaz yöntemlerinden biri – örneğin Suriyeli 'Adnân 'Ar'ûr ve onun yolunu takip edenlerin (Almanya'daki talebesi Hasan Dabbâğ gibi) – şudur: Akîde'deki, Menhec'teki veya davranışlarındaki hataları, Kur'ân'a, Sünnet'e ve Selef'in yoluna aykırı oldukları açık ve geçerli delillerle ortaya konduğunda, aniden meseleyi Tahâkum ile bir şeyhe götürmeye çağırırlar. Bu şekilde meseleyi sanki iki taraf arasında kişisel bir anlaşmazlıkmış gibi göstermeye çalışırlar.
Gerçekte bu, bir strateji ve hileden başka bir şey değildir. Bu yolla hak ile bâtıl arasındaki sınırlar bulanıklaştırılır. Böylece gerçek durumlar karıştırılır hatta tersine çevrilir. Nihâyetinde bu, delilden, ilkelerden ve ahlâkî sağlamlıktan yoksun birinin seyirciler için yaptığı bir gösteriden ibarettir.
Mesele, önerilen şeyhe götürülmezse – ki bu tür açık meselelerde bunun gerekmediğini az sonra Şeyh Rabî'nin sözleriyle açıklayacağız – bu melodramatik oyuncular yüksek sesle feryat etmeye ve insanları şu sözlerle kafa karışıklığına düşürmeye başlarlar: „Biz onlara falan şeyhe gidelim teklif ettik ama cevap vermediler!"
Bunun yanı sıra, bu tür durumlarda sıkça şu âyete atıfta bulunurlar:
﴿فَاسْأَلُوا أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ﴾
„Eğer bilmiyorsanız, ilim ehline sorun."[27]
Oysa aynı âyet kendi içinde onlara karşı bir reddiye barındırmaktadır. Zira Allâh şöyle buyurdu: „eğer bilmiyorsanız". Güneşten daha açık ve yanlış anlama payı bırakmayan meselelerde, doğru mu yanlış mı diye sormak için neden bir âlime başvurulsun?
Ancak gerçekte onların elde etmek istedikleri şey, Selefîleri pratik olarak ölçü hâline getirdikleri belirli bir şeyhe başvurtmaktır. Bu, daha önce açıklandığı gibi, insanların tüm meselelerinde başvurmak zorunda oldukları belirli bir kişiye bağlanması gereken el-Halebî ve el-Ma'ribî'nin bilinen yöntemidir.
Bir kişinin hataları açık delillerle ortaya konduysa, Tahâkum için bir şeyhe sığınmak bir çıkış yolu değildir. Kendisine düşen tek şey, hatasından derhâl dönmek ve meselesini düzeltmektir.
Bu yaklaşım aynı zamanda, 'Adnân 'Ar'ûr'un talebesi (Sürûrî ve İhvânî) Hasan Dabbâğ'ın meşhur telefon görüşmesinde Şeyh İbn 'Useymîn (V)'i arayıp, gerçekte tamamen açık ve net olan meselelerde Tahâkum talep ettiğindeki hilesiydi. Sapkın şeyhini savunmaya çalışan Hasan Dabbâğ, Şeyh İbn 'Useymîn'e şu soruyla başvurdu: „Üçüncü soru, Şeyh: Şeyh Rabî' ile Şeyh 'Adnân arasındaki Tahâkum meselesini ilgilendirmektedir. Ey Şeyh, bu büyük Fitne'den kurtulmamız için neden bu mesele hakkında bizzat siz hüküm vermiyorsunuz?" |
Bunun ardından, aynı kurnaz oyunu kendisiyle oynamaya çalıştıktan sonra el-'Allâme Şeyh Rabî' ibn Hâdî el-Medhalî (V) şöyle dedi:
„Güneş kadar açık olan meselelerde Tahâkum çağrısı, bu kurnaz 'Ar'ûr çetesinin uydurduğu ve Sünnet ehlinden birçoklarını aldattığı en iğrenç saçmalıklardandır.
Acaba iki İmam, Muhammed ibn İbrâhîm Âlu'ş-Şeyh ve 'Abdulazîz ibn Bâz dönemlerinde bu tür meselelerde Tahâkum yapılmış mıdır?!
Selef'in tutumlarına gerçekten en yakın davranış ve tutumlardan biri, el-'Allâme Şeyh 'Abdulazîz ibn Bâz'ın, 'Abdurrahmân 'Abdulhâlik'in bazı sorunları kendisine sunulduğundaki tutumudur.
O, 'Abdurrahmân'a bunlardan dönmesini emretmek ve Kuveyt ve Suudi gazete ve dergilerinde bu geri dönüşünü alenen ilan etmeye mecbur tutmaktan başka bir şey yapmadı.
Ona şöyle derdi: Sen şunu şunu söyledin ve bu yanlıştır.
Ve sen şunu şunu söyledin ve bu yanlıştır.
Aynı şekilde İmam Şeyh Muhammed ibn İbrâhîm Âlu'ş-Şeyh de, suçları Ebu'l-Hasen el-Ma'ribî'nin Selefî temellere karşı suçlarından daha hafif olan kişileri hapsetti, görevden aldı ve sürgün etti."[28]
Ve el-'Allâme Şeyh Rabî' ibn Hâdî el-Medhalî (V) ayrıca, 'Adnân 'Ar'ûr'un kendisinden el-'Allâme Muhammed ibn Sâlih el-'Useymîn (V) nezdinde, eleştirdiği hataları ve itirazları hakkında Tahâkum talep etmesine yorumda bulunarak şöyle dedi:
„Muhammed ibn Sâlih el-'Useymîn nezdinde Tahâkum talebine gelince:
Ondan Tahâkum istedi ve etrafta büyük gürültü kopararak her yerde büyük laf dolaştırdı. Bu arada kendisini mazlum olarak gösterdi ve Rabî'nin kendisine zulmettiğini vb. iddia etti.
Bunun üzerine Muhammed ibn Sâlih el-'Useymîn benimle iletişime geçti ve böyle bir muhakeme teklif etti. Ancak ben onu, bu tür meselelerde Tahâkum yapılmayacağına ikna ettim.
Çünkü bu adam bid'at ehlini savundu, bozuk ve yeni ilkeler ortaya koydu ve şunu şunu yaptı.
Sonra ona (Şeyh el-'Useymîn'e) sordum: Senin, benimle 'Adnân 'Ar'ûr arasında kitaplarda ve ses kayıtlarında geçen her şeyi inceleme kapasiten var mı?
Dedi ki: Hayır, buna kapasitem yok. Ben de dedim ki: Birincisi, böyle bir adamın Tahâkum'a tâbi tutulmayacağını ve böyle bir talebe icâbet edilmeyeceğini sen kendin biliyorsun. Çünkü hatalı olan ve Selef'in Menhec'ine karşı suç işleyen odur.
Bu yüzden bence ona, Allâh'a karşı tevbe edip dönmesini tavsiye etmelisin.
Ve İbn 'Useymîn buna ikna oldu."[29]
Ancak anlıyoruz ki, âlimlere başvurma çağrısı (onların durumunda Selefîleri bir veya iki kişiye bağlamak anlamına gelen) yalnızca bir gösteridir. Bu nedenle karşı soruyu yöneltiyoruz: Eğer meseleler gerçekten âlimlere götürülüyorsa, bu ses kaydı yayımlanmadan önce kime başvuruldu? Âlimlere karşı yapılan bu ifadeleri kim onayladı? Hangi âlim böyle ifadelerde öncüdür?
Ayrıca bize bazı kardeşlerden, Halit'in Tasisalilm platformu üzerindeki özel oturumlarında Almanca konuşulan bölgede Selefîlerden ve köklü Davet çalışmalarından[30] açıkça sakındırdığı bilgisi ulaşmıştır; oysa kendisinin hiçbir zaman parçası olmadığı veya katkıda bulunmadığı projelerdir. Tekrar soruyoruz: Tanınmış Selefîlerden ve ilim talebelerinden sakındırmadan önce âlimlerden hangisine danışıldı? Bu kardeşlere neden bu uyarıyı Emânet olarak gizli tutmaları ve isminin bu bağlamda geçmemesi söylendi? Söyleyeceği bir şeyi varsa, delilleri getirsin; eğer hakikaten doğru sözlü ve cesursa. Ancak bunlar, sakındırmasının hiçbir temele dayanmadığı için korkudan kaynaklanan sözlerdir.
Bize açıklık aramak için gelen bilgisiz kardeşlere suçlama yöneltmeye, onları korkutmaya veya bir şey yüklemeye çalışılmamalıdır; zira onlar hiçbir yanlış yapmamışlardır. Aksine Nemîme yayan ve zulüm yapan odur – yalnızca âlimler hakkında değil, aynı zamanda Almanca konuşulan bölgede aktif olan Selefîler hakkında da.
İmam el-Buhârî (V), Sahîh'inde şu başlık altında rivayet etmektedir: „Arkadaşını, hakkında söylenenler konusunda bilgilendirenler" babı:
'Abdullah ibn Mes'ûd (I)'den rivayetle, şöyle dedi:
{ قَسَمَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم قِسْمَةً، فَقَالَ رَجُلٌ مِنَ الأَنْصَارِ: والله مَا أَرَادَ مُحَمَّدٌ بهذا وَجْهَ اللَّهِ. فَأَتَيْتُ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَأَخْبَرْتُهُ، فَتَمَعَّرَ وَجْهُهُ وَقَالَ: رَحِمَ اللهُ مُوسَى، لَقَدْ أُوذِيَ بِأَكْثَرَ مِنْ هذا فَصَبَرَ }
„Rasûlullâh (H) bir vesîlede ganîmeti taksim etti. Ensâr'dan bir adam dedi ki: 'Vallahi Muhammed bu dağıtımla Allâh'ın rızasını kastetmedi.' Bunun üzerine ben Rasûlullâh (H)'a gittim ve onu bilgilendirdim. Yüzünde öfke belirdi ve şöyle buyurdu: 'Allâh Mûsâ'ya rahmet etsin. Ona bundan daha fazlası yapıldı ve o sabretmiştir.'"[31]
İbnu'l-Mulakkın (V) buna şöyle yorumda bulunur:
„Bunda şu fıkhî hüküm vardır: Bir kişinin, fazilet ve salâh ehli olan (insanların hatalarını örten) kardeşlerine, haklarında uygunsuz bir şey söylendiğini bildirmesi câizdir; tâ ki onlara zarar veren ve onları küçük düşüren kişilerden haberdar olsunlar.
Bunu söylemesinde ve iletmesinde kendisine günah yoktur. Bu, Nemîme (koğuculuk) kapsamına girmez. Çünkü İbn Mes'ûd, Rasûlullâh (H)'a, Ensârlı'nın hakkında söylediğini ve taksimatta adaletsizlikle suçladığını bildirdiğinde, Peygamber ona şöyle demedi: 'Sen câiz olmayan bir şey getirdin, Ensâr'dan Nemîme taşıdın ve Nemîme haramdır.' Aksine (H) bunu kabul etti ve ona şu sözüyle cevap verdi: 'Allâh Mûsâ'ya rahmet etsin...' hadîsin sonuna kadar.
Bilakis: İbn Mes'ûd'un bunu Rasûl (H)'a iletmesi câizdi; çünkü Ensârlı adam, ona (H)'a yönelik suçlamasıyla büyük bir günah işlemiş ve ağır bir suç işlemişti. Bu yüzden sözünün dokunulmazlığı kalmamıştı. İbn Mes'ûd'un aktarması Nemîme değildi.
İmam Mâlik, yanından geçerken bir başkasını iftira ile suçlayan birini duyan kişi hakkında şöyle dedi: 'Yanında başka bir (şahit) varsa, ona karşı şahitlik yapmalıdır.'
Ve bir grup insanın, bir adamın başkasına iftira attığını duyup onu imamın (yönetici veya kadının) huzuruna çıkardıkları durumda şöyle dedi: 'Dava sahibi (iftira atılan kişi) bizzat gelmeden had cezasını uygulaması uygun değildir.'
Ve eğer bu (bu tür ifadeleri bildirmek) Nemîme olsaydı, şahitlik yapmak da câiz olmazdı; çünkü Nemîme büyük günahtır ve bu, kişinin şahitlik ehliyetini (güvenilirliğini) düşürür."[32]
[28] Mecmû'u'r-Rudûd 'alâ Ebi'l-Hasen el-Ma'ribî, buradan alınmıştır: Mecmû'u'l-Kutub ve'r-Resâil (13/178–179)
[29] Def'u Bağyi 'Adnân 'alâ 'Ulemâi's-Sünne ve'l-Îmân, buradan alınmıştır: Mecmû'u'l-Kutub ve'r-Resâil (11/175–176)
[30] Ayrıca o (ve benzerleri), belirli Davet projelerinin kendilerinden alındığını iddia etmiştir. Birincisi, Halit son 15 yıl içinde hiçbir Davet faaliyetimize katılmamıştır. Hiçbir zaman elinde olmayan ve hiçbir şekilde dahil olmadığı bir şeyin kendisinden alındığını nasıl iddia edebilir? Bu hedefli iftira kampanyası hakkında bir açıklama zaten burada kaleme alınmıştır: (PDF)
[31] el-Buhârî Nr. 6100, Müslim Nr. 1062
[32] et-Tavdîh li-Şerhi'l-Câmi'i's-Sahîh, Cilt 28, Sayfa 396–397
Son Söz: Endişe verici ve tehlikeli bir düzen ve çağrımız
Halit Can Peker'in ve benzerlerinin büyük âlimlerimize karşı ifadeleri analiz edildiğinde, büyük âlimleri devirmek ve onların makamını zayıflatmak, küçük ilim talebelerini hak etmedikleri bir seviyeye suni olarak şişirmek amacıyla bir gündem ortaya çıkmaktadır; tâ ki meseleler zamanımızın büyük âlimleri yerine onların bir veya iki şeyhine götürülsün.
Biz Selefîler, küçük yaşlardan itibaren zamanımızın büyük âlimlerine tutunmak üzerine yetiştirildik; çünkü onlar Kur'ân'a ve Sünnet'e tutunmaktadırlar. Büyük âlimlerimizin eserlerini yaymak her zaman Davet'imizin bir parçası olmuştur; zira bereket büyüklerimizde dir, Peygamber (H)'in buyurduğu gibi. İster kitapları, ister Şurûhât'ları ister Durûs'ları olsun. Ancak bugün, kitleleri küçük ilim talebeleriyle bağlamak isteyen kişiler görülmektedir. Fazlasıyla yeterli ve şifa verici olan büyük âlimlerin eserlerine gitmek ve bunları insanlara açıklamak yerine, insanları ya kendilerine[33] ya da başka talebelere bağlamaya başvurulmaktadır. Atasözünde denildiği gibi: Su varken Teyemmüm yapılmaz. O hâlde su, yani âlimlerin eserleri mevcut iken neden Teyemmüm'e başvuruluyor?
Aksine onları, büyük âlimlere karşı savaşırken (sözle ve fiille) görüyoruz ve şu anda sahnede gözlemlediğimiz şey, yerleşik Selefî Davet'e karşı bir devrimden başka bir şey değildir; kullanılan hileler ise Haddâdîlik'in yönteminden başka bir şey değildir – yalnızca farklı bir isim altında!
Allâh (D)'ın Hadîs-i Kudsî'de şöyle buyurduğunu hatırlatırız:
{مَن عادى لي وليًّا فقد آذَنتُه بالحَربِ}
„Kim benim Velî kuluma düşmanlık ederse, ben ona savaş ilan ederim."[34]
Ve Allâh (E) şöyle buyurur:
﴿يَرْفَعِ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَالَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍ﴾
„Allâh, sizden îmân edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir."[35]
Allâh'tan, vefat etmiş âlimlerimize – Şeyh İbn Bâz, Şeyh Ahmed en-Necmî, Şeyh 'Ubeyd el-Câbirî, Şeyh Sâlih el-Luhaydân, Şeyh 'Alî Nâsır Fakîhî, Şeyh Rabî' el-Medhalî, Şeyh 'Abdulazîz Âlu'ş-Şeyh – rahmet etmesini ve hayatta olanları – Şeyh Sâlih el-Fevzân, Şeyh 'Abdulmuhsin el-'Abbâd ve diğerleri – korumasını diliyoruz.
والله أعلم، وصلى الله وسلم وبارك على نبينا محمد وعلى آله وصحبه أجمعين
Khidr ibn Malik
Khawer ibn Malik
Ümmü'l-Kurâ Üniversitesi Talebeleri
Mekke el-Mükerreme, 03.10.1447 (22.03.2026)
_______________________
[33] Yıllar boyunca, henüz Davet sahnesine yeni girmiş bu genç ve tecrübesiz kardeşler, İngilizce konuşulan bölgede bazı tanınmış ve köklü Selefî Dâîleri eleştirmişlerdir – aralarında 50 hatta 60 yaşını aşmış ve bizzat bu kişilerin yaşından daha uzun süredir Davet yapanlar da vardır. Bunların „Şeyh" diye hitap edilmelerini eleştirdiler; ama bakın: Bugün kendileri „Fadîletu'ş-Şeyh" diye tanıtılıp hitap edilmekte ve bu unvanları reddetmek için kıllarını bile kıpırdatmamaktadırlar.
Almanca Selefî Davet bağlamında sayısız örnekten yalnızca birini vermek gerekirse: 2014 yılında Şeyh Hassan ibn 'Abdilvehhâb el-Bennâ (